Düşün Haber

Türban ve Başörtüsünün Tarihsel Gelişimi Hüseyin Ekici

Kategori : Arşiv, Makale, Yazarlar - Etiketler :, , , - Tarih :01 Mayıs 2012 - Okunma :9.224 kez okundu

 

 

 

 

Hüseyin Ekici

01 Mayıs 2012

Atatürk Cumhuriyetini yöneten ve hükümet edenler ülkemizde bu kadar acil çözümlenmesi gereken sorunlar varken, Anayasamızın vazgeçilmez maddelerine de el atarak bir hamlede meclisteki güçlerini de kullanarak “demokratikleşme adına” kadınlarımızın kılık kıyafetlerini ilgilendiren konuları sonunda Anayasamızın içerisine koymayı başardılar.

Biz, elbette din adamı değiliz. Dini konularda ahkâm kesecek de değiliz. Ancak, bilebildiğimiz kadarıyla Atatürk Devrimlerinin içinde yer alan 25 Kasım 1925 tarih ve 671 sayılı Kılık Kıyafet Kanununda bulunmaktadır. Bugünkü iktidarın, Atatürk Devrimlerini hiçe sayıp şeriatı getirip gerici bir devlet kurmanın ilk ve vazgeçilmez ayaklarından birini yerli yerine oturtmaya çalıştıklarını gözlemlemekteyiz. Üstelik Atatürk’ün getirdiği devrimlerini ve Anayasanın vazgeçilmez maddelerini değiştirerek Anayasal suç işlemektedirler.

Siyasal iktidar Yargıdan medyaya, ordudan eğitime, kültür ve sanattan sivil toplum kuruluşlarına kadar her yere el atarak kendilerine göre Türkiye Cumhuriyetini yeniden dizayn ederek rejim değişikliği yapmaktadır. Bunları yaparken de tümüyle Dini inançları aracı olarak kullanmaktadır. Atatürk Cumhuriyetinin kuruluş felsefesini tamamen ortadan kaldırmayı hedefledikleri ortadadır. Bu nedenledir ki sürekli Cumhuriyetin kurulduğu günden başlayarak Ulusal Bayramlarımızın tümünün gereksizliğini dine dayalı açıklamalarıyla yok kabul etmek ve ettirmeye çalışmaktadırlar.

Bu yazımızda “Bizim namus meselemizdir” dedikleri Türban konusuna dikkati çekerek gerçek niyetlerini açıklamaya çalışmaktayız.

Kadınların başörtüleri gündeme getirilirken araç olarak kullanılan yine kadınlarımız olmuştur. Aslında siyasi bir simge olan TÜRBAN’ın tarihsel kökenine baktığımız zaman bunun hangi amaçla getirildiği apaçık ortadadır.

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramında bir ilköğretim öğrencisinin normal günlerde başı açık olmasına karşın, TBMM de yapılan toplantıya Türban ile sokulup çocuğun istismar edilmesidir. Aynı zamanda Atatürk Cumhuriyetinin ve Meclisinin içinin bombalanmasıdır. Türbanın resmen halkın beyinlerine kazınmasıdır.

TÜRBAN RAHİBELERİN KIYAFETİDİR

ŞER’U MEN KABLENE (Bizden önceki şeriat)

İslam Hukukçusu Prof. Dr. Orhan Çeker kendi yazdığı yazısında bakın ne diyor:

 Rahibelerin kıyafetine baktığımız zaman bizim anlattığımız, anlatacağımız örtü şekline (türban) tesettüre tamamen uyuyor. Öyleyse rahibelerin kıyafeti onların dininin alametidir diye bizim kadınlar giymeyecek mi?

Durum öyle değil. Çünkü aslında ilahi din olan İsevilik, bozula bozula iş nihayet kilisede rahibelerin kıyafetine kadar varmış ama kıyafete müdahale etmemiştir.

Yani rahibelerin giydiği kıyafet aslında ilahi emir gereği olan kıyafettir. Bu dine has simge değildir ki. Zaten ilahi dinlerde olması gereken kıyafettir.

Dinimizde eski ilahi dinlerden bozulmamış ve Cenabı Hakkın kaldırmadığı ilkeleri aynen geçerli saymıştır.

Biz bunun fıkıh usulünde “Şer’u men kablena” (bizden önceki şeriat) diyoruz. İşte bu bakımdan rahibelerin giydiği kıyafet, bizim hanımlar tarafından da giyilebilir” demektedir.

Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’de “hanımların başına örttüğü rahibe kıyafetidir. Hıristiyan Azizi Saint Paul’un İncil’e soktuğu rahibe kıyafetidir” diye özetlemektedir.

Türban veya tesettür adı ile kadınlarımızın içerisine sokulan kılık kıyafetin tarihsel gelişimine baktığımızda hangi zihniyette yöneticilerimizin olduğunu çok rahatlıkla görebiliriz. Bunların hangi dine mensup olduklarını, kadını bir meta gibi kimlerin kullanmak istediklerini çok rahatlıkla gözlemlememiz mümkün olmaktadır.

ASURLULAR’DAKİ ÖRTÜNME

Cihan Aktaş’ınKılık Kıyafet ve İktidar” isimli kitabında tesettürün kısa bir tarihi de yer alıyor. Örtünmeye dair tarihteki en eski belge Asurlulardan kalma bir metinde yer alıyor. Bu yazıtta, “Evli ve dul kadınlar, ev haricindeki yerlerde bulunduklarında başlarını örtmek zorundadırlar. Bu durum özgür kadın ile esir kadın arasındaki ‘esir tu’ kadınlar için de geçerlidir. Buna karşılık fahişelerin başı açık olmalıdır. Bir erkek, bir kadını meşru eş yapmak isterse tanıklar önünde o kadının örtündüğü resmî bir törenle gerçekleşecektir” deniliyor.

ZEUS’UN KARISI DA TESETTÜRLÜYDÜ

Günümüz çağdaşlarının pek sevdiği tarihî dönem olan Eski Yunan’da da tesettür vardı. Bu çerçevede, Zeus’un karısı Hera ile “Bereket Tanrıçası” Demeter’in başlarında örtüleri olduğu haldeki heykelleri biliniyor. M.Ö. 8 yy.da yaşamış Homer için ise başörtüsü kadın kıyafetinin ayrılmaz bir parçasıydı. Filozof Heraklitos da, Eski Yunan ve Mısır’daki kadınları şöyle anlatıyordu: “Giysilerin başa gelen kısmı öyle sarılır ki, yüzün tümü peçe ile sarılmış gibi görünür. Sadece gözler açıkta kalır, vücudun diğer kısımları ise giysinin bir parçası ile tamamen örtülür.”

DÖRTGEN ÖRTÜLÜ YAHUDİ KADINLAR

Yahudilikte örtünmemek ciddi bir ahlak sorunu sayılıyordu. Kadınların ar ve namus ölçüleri örtünmelerine göre belirleniyordu. Tallit denilen, ipek ya da yünden yapılma, kenarları püsküllü örtü Yahudi kadınların günlük giyimleri arasında yaygındı. O devirde sadece putperest kadınlar örtünmüyorlardı. Bugün bile Ortodoks Yahudi kadınlar sabah dualarında bu örtüyü kullanmaya devam ediyorlar.

SAİNT PAUL (PAVLUS) “ÖRTÜNÜN” EMRİ

Hıristiyanlığın ideologlarından Yahudi kökenli Saint Paul (Pavlus)’da tesettür taraftarıydı. Pavlus, Korintoslular’a yazdığı bir mektupta, başına bir şey koymayan kadının başını kirlettiğini anlatıyordu. Pavlus, “bir kadın başını örtmüyorsa saçını kestirsin. Ama saçını kısa kestirmek ya da kazıtmak örtünmemek gibi aynı şekilde utanç vericidir” diyordu.

CERMEN KADINLARIN BELE KADAR İNEN ÖRTÜSÜ

Hıristiyan toplumlarda başörtüsü uzun asırlar boyunca kullanılan bir giysi olmuştu. M.S. 4. yy.dan kalma bir belgede, Cermen kadınların “saçını içine toplamış bir file ile yüzü de kapatan ve kalçalara kadar inen örtülerinden bahsediliyordu. Burgont Kanunları ise 5. yy.dan itibaren uzun yıllar kapalı bir kadının zor kullanılarak başının açılmasına ağır cezalar getirmişti.”

GÜNÜMÜZ TÜRKİYE’SİNE GELELİM

Yukarıdaki incelemeler sonucu, kadınların hangi devirlerde nasıl örtündüklerini  göstermektedir. Tesettür ve örtünmelerin İslam Dini ile yakından uzaktan ilgisinin olmadığını hep birlikte görmekteyiz. Demek oluyor ki, bugünkü hükümet edenlerin amaçlarının İslam Dinine hizmet etmek olmadığı, tam aksine İslam Dininin özünü dahi kavrayamadıkları ya da iktidar hırslarına mağlup olup açıkça istismar ettikleri gerçeğidir. Siyasilerin devamlı özendikleri Arap Vahhabi zihniyetinin Türk toplumunun dokusuna uygun olmadığını da yine kadınlarımızın eylemleriyle haykırarak yanıt vermeleri gerektiğine inanıyoruz.

Ülkemizi karanlıklara büründürmenin en güzel yolu önce yarının gençlerini doğurup büyütecek anaların karanlıklar içine gömülmesini temin etmektir. İşte günümüz siyasetçilerinin yaptıkları budur ve istismardan öteye bir şey değildir. Kadınları birçok vaatlerle tesettüre büründürdüklerini de söylememize gerek yoktur. Bazı kadınların altlarına verilen lüks arabalarla, ücretsiz kılık kıyafet dağıtmak gibi duyumlar vardır. Bu nedenlerle din istismarcısı siyaset yapanların ahlaka aykırı davranışlarıyla hangi dine hizmet ettiklerini söylemeye dilimiz dahi varmıyor..

Burada çözüm aydın Türk kadınlarımıza, analarımıza düşmektedir.

Bu tür çıkarcı, karanlık düşünceli siyasilerin oyunlarına gelmemelerini, erkek egemen toplumunda kadını esir gibi gören zihniyete dur demelerini,

Türk tarihimizde omzunda silah taşıyan kadınlarımızın kemiklerini sızlatmamalarını, bunun için de kendi çıkarları için kadınlarımızı kullanan siyasilere gereken yanıtı vermelerini,

Atalarımızın yaşam biçimlerindeki gibi erkeğinin yanında söz ve karar sahibi olan “Sultan Ana” olan analarımızın kemiklerini sızlatmamalarını öneririz.

Bizim gerçek analarımız kendini esaret altına sokan değil, esarete başkaldıran yiğit analardır.

Esaret içinde yaşamamak, aydın bir ana olmayı düşünmek de siz analara düşmektedir. Kendi haklarınızı kendiniz savunamazsanız, son pişmanlık fayda etmeyecektir. Gerçekten İslam’ın Şer’i Kanunlarına göre mi yönetileceğiniz, yoksa yukarıda bahsedildiği gibi Yahudi, Hıristiyan ya da ilkel dinlerdeki gibi mi yönetileceğiniz belli değildir.

Bundan sonraki aşamada sıra sizin seçme ve seçilme hakkınız olan Atatürk’ün getirdiği haklarınız elinizden alınacak, kadınların şahitliği geçerli değildir diyeceklerdir.

İran’da ki kadınlar kadar bile mutlu olamayacaksınız.

Her şeyinizi kaybedince geriye dönüşü mümkün olmayan yolda en çok yine sizler, yani siz analarımız üzülecek ve ağlayacaksınız.