Düşün Haber

KARDELENE MEKTUPLAR-VI

Kategori : Arşiv, Genel, Kültür-Sanat - Etiketler :, - Tarih :28 Aralık 2013 - Okunma :1.682 kez okundu

KARDELENE MEKTUPLAR-VI 

Ölüm; beyaz bir kardelen hasreti…

Hamdi ÜLKER

Sevgili kardelen,

Bir kardelen türküsüdür tutturup gitmişim yıllardır. Gel gör ki; “bülbülün üç türküsü varmış, üçü de gül üstüne…” Benim yanık türkülerim de hep kar üstüne yazılmıştır. O yüzdendir belki de sana olan bu bitmek tükenmek bilmeyen sevdam. Kim bilir, belki de sana olan sevdamla o soğuk düşlerimi ısıtma kavgasına tutulmuşum. Yüreğim; doruklara yağan soğuk karlarla da üşümemişti, gidişinle üşüdüğü kadar. Lakin Keşiş Dağlarına her düşen kar beni Sarıkamış’a doğru kara trenle alıp götürüyordu. Ölüm sinelere saplanmış beyaz bir kardelen hasretiydi adeta.Bazı; kardan urbalara bezeniyordu ürperen bedenim, bazı ise çekip başıma beyaz yorganı dalıp gidiyordum soğukve uzak hülyalara…

Dedem düşmüştü düşlerime, ona yanmıştı yüreğim bir kez daha ve onu yaşamıştım tıpkı yıllar önce bir tren yolcuğunda ve Sarıkamış’ta yaşadığım gibi. Kar altındaydı Sarıkamış ve kar altındaydı Kara Halil yıllar öncesindeki gibi. Yüreğimdeki aksakallı derviş bu kez buza kesmiş, yine yüreğimin şairi ise Allahuekber Dağları’ndan esen keskin rüzgârlarla üşümüş, donmuştu. Kımıldamıyordu kalem ve yazamıyordu yüreğinde kopan fırtınaları…

O, nice ölümlerle kucaklaşmış, nice acılarla kardan tabyalarda, kar altında koyun koyuna uyumuştu. Ölüm onun için sıradan bir şeydi artık. Bir çocuk oyununda kuru ağaç dalları ile kıyasıya dövüşe tutuşmak ve vakti gelince de onları bir bir alt etmek gibi bir şeydi ölüm… Allahuekber Dağları’nın buza kesmiş eteklerinde beyaz korda ısınan mahşeri bir kalabalıkla bir gül bahçesine girercesine kardan örtüyü üzerine çekip uzun bir rüyaya dalmaktı ölüm… Günlerce, gecelerce hiç bitmeden, tükenmeden ve her defasında gözüne aşina yahut bir sevdiğini alıp, dönüşü olmayan yolculuklara götüren bir katar gibiydi ölüm. Artık o bir dost, bir ahbap gibiydi ve onsuz bir manası yoktu hayatın. Zira ölürse beden ölürdü, canlar ölesi değildi…

1914 yılının yaz aylarının sonuna gelinmişti. Osmanlı orduları girdiği bütün harplerden büyük bir hezimet ile çıkıyordu. Yemen çöllerinde yaşanan o büyük yıkımın ardından sağ kalanlar o cepheden çekilip, başka bir cepheye, Doğu Cephesi’ne naklediliyordu.

Kara Halil henüz bir yıl önce Balkanlardaki yıllar süren vazifesini tamamlamış, yine uzun zamandır hasret kaldığı köyüne, baba ocağına, yar kucağına dönmüştü. Bir yıl boyunca yokluklarla mücadele etmiş, bir yandan iki büklüm olmuş babasının dizinin dibinde hafızlık yapmaya, diğer yandan da uzun sürecek bir kış boyunca yiyecek erzak temini telaşına düşmüştü. Güç bela yetiştirdiği üç dönümlük çavdarı ve bir dönüm buğdayı henüz hasat edemeden yine apar topar tekrar askere alınmıştı. Önce kendisi, ardından henüz on dokuzuna yeni basmış kardeşi İbrahim ve onun ardından da daha on yedisindeki Ahmet. Kurbanlık kuzular gibi birer birer çekip gitmişlerdi.

O yıl çetin geçiyordu kış, ölüm kusuyordu Horasan, Köprüköy ve Sarıkamış… İnsanlar, hazan görmüş gül yaprakları misali birer birer sararıp dökülüyorlar, kar altında kurda kuşa yem oluyorlardı. Devlet baştan düşmüş, kuzgunlar binlerce cana dadanmıştı. Kimse bu amansız gidişe dur diyemiyor ve yine hiç kimse bu umarsız yaraya merhem olamıyordu…

Rus Ordusu, karşısında tutunmaya çalışan cılız direnişleri bendini yıkmış sel gibi ezerek hızla ilerliyor ve çok sürmeden iç kısımlara doğru ulaşıyordu. Ruslar, Erzurum kapılarına dayandıklarında Anadolu toprakları, üzerindeki beyaz kefeni henüz yeni atmaya çalışıyordu. Ayakta kalabilen en son birliklerde ya teslim oluyorlar, ya da azgın Rus Ordusunun altında ezilmekten kurtulamıyorlardı.

Mehmet Çavuş ve emri altında bulunan bir elin parmak sayısı kadar askeri, Ruslara teslim olmaktansa şehit olmayı yeğlemiş ve hep birlikte ölüm andı içmişlerdi. Ellerindeki malzeme onları nereye kadar götürürse oraya kadar gideceklerdi. Rus birlikleri ile karşılaştıklarında ilk vurulan Kara Halil olmuştu. Ayağından yediği kurşun takatini kesmiş, ayağa kalkmaya mecali kalmamıştı. Belindeki kuşağını açıp yarasına sımsıkı sarmış ve o haliyle arkadaşlarına destek olmaya çalışmıştı. Mehmet Çavuş aldığı yaralara rağmen teslim olmamakta direniyor, bir yandan da içtikleri anda rağmen tüfeklerini bırakıp teslim olan arkadaşlarını şehadete ikna etmeye çalışıyordu. Bütün yakarışları arkadaşlarını şehadete ikna edememiş, sol göğsüne saplanan bir mermi ile yere yığılmıştı. Mehmet Çavuş, titredikçe bir yaprak gibi sararıp, solmaya başlamış geride mahşere bıraktığı dağ gibi bir hesabıyla cennet kapılarına dayanmıştı.

Kara Halil, yıllar süren acı dolu bir esaret hayatının ardından serbest kaldığında onu bekleyen acılar, yokluklar, sıkıntılarla kucaklaşabilmek için uzun ve meşakkatli bir yaya yolculuğunun ardından köyüne geri gelmişti. Bir zamanlar, Mans’ın, Aşağı Tolos Köyünde varlıklarını arkasında dağ gibi bir güç olarak gördüğü iki kardeşini cephede bırakmış ve harabeye dönmüş köyüne geri dönmüştü…

O, aradan geçen yıllara ve ak düşmüş saçına, sakalına rağmen eski günler her aklına geldiğinde yıllardır ağlamaktan kurumuş göz pınarlarında bulgurlaşan birkaç damla yaşı silerken hep Mehmet Çavuş’a verdikleri sözü, ettikleri yemini hatırlar ve yeminlerine sadık kalamamanın sızısını hep sol yanında hisseder dururdu. Belki de o sözlerine sadık kalabilselerdi, o da soyu kesilen binlerce Mehmet’ten birisi olacaktı. Lakin kader deyip geçiyordu artık…

Kara Halil; askere gitmemek için bedel ödeyenlere inat, yaşadığı yetmiş yıllık ömrünü gün gün, saat saat bedel ödeyerek geçirmiş, hayatının sonunda ise yakasında bir Gazi Madalyası bile olmadan onuru ve şerefi ile göçüp gitmişti bu dünyadan. Ondan geriye ise emeği, canı ve kanı ile süslediği, Sarıkamış kalmıştı. Vatan kalmıştı.

Onlar, zamane neslinin paylaşmak için birbirlerini yedikleri bu cennet vatanın gerçek sahipleriydiler.  Binlerce şehidimizle birlikte nur içinde uyuyacaklardı elbette…

Sevgili Kardelen,

Ölümü yaşamıştım yıllar önce henüz hayatımın ilkbaharında. Ölüm bir beyaz kardelen hasretiydi gerçekten. Soğuk karlar altında sıcak ölüme çok yaklaşmıştı dedem Kara Halil. Üçkardeş, üç yürek düşmüşlerdi karlı yollara ve bir can kalmış, yüreği dağlı olarak geriye dönmüştü. Tam beş yıl sürmüştü o kanlı esaret ve dönüp gelmişti Kara Halil tarumar olmuş yurduna yuvasına. Dönmüştü dönmesine de, hoş acılar bitmiş değildi ki… Geride bıraktıklarının acılarıyla yanıp yakılmıştı bir zaman ve acıların büyüğünü ise Sarıkamış’ta beyaz yorgan altında bıraktığı küçük kardeşi İbrahim’e nişanlı Leyla ile evlenerek yaşamıştı.

Evet, gerçekten de ölüm; beyaz bir kardelen hasretiydi yürekleri dağlayan. Satılmıyordu çarşıda, pazarda ki alıp da kurtulasın. O ne hasretti öyle kardelen. Benim sana beslediğim duygularımı ezip geçecek kadar ağır, bir o kadarda umarsız… Hasretti bir adı ama ölümden farksız değildi.  Ölüm bir kurbanlık koç gibi gülerek uzanmaktı belki bıçağın altına yürekleri dondururcasına, duyguları üşütürcesine…

Ve benim gönül tellerime dokunmuştu o gurbet, o yokluk ve o acıyla yoğrulmuş özlemler. Yüreğimin Dede Korkut’u Bahaettin Karakoç’un gönül defterime derkenar olmuş o dizeleri dilime türkü oluyordu bir kez daha…

“Ihlamurlar çiçek açtığı zaman;
Ne sen gurbetçisin, ne ben sılacı.
Senden gayrısına bakmam mümkün mü;
Gözlerimi esir alan dağlardan.
Kapımı üç defa çalan postacı
“Adresinde yok! ” Diye notlar düşer,
Eski adresimde bir hüzün eser;
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman! …”

Yorum Yaz
Ad Soyad :
E-mail :
Yorum :

Son Eklenen Video

dusunhaber-m.halil.arik.konusma video
Facebook Twitter Rss

Güncel Haberler