Düşün Haber

ARAP DÜNYASINDA YÖNETİM ŞEKİLLERİ VE SONRASI

Kategori : Arşiv, Makale, Yazarlar - Etiketler :, - Tarih :09 Şubat 2015 - Okunma :1.814 kez okundu

dusunhaber-m.sebihaltun-arapdunyasi

MEHMET SEBİH ALTUN

msebihaltun@gmail.com

Dünya yeni yönetim şekilleri ile tanışmaya ve eski yönetimleri ekarte etmeye çalıştığı bu asırda aslında demokrasinin kolay kolay yerleşemeyeceğini de anlamış oldular. Arap dünyası demokrasi ile yönetim şeklinin benimsenmesini isteyerek rejimlere karşı ayaklanma başlattılar. Dikta rejimleri öyle sanıldığı gibi kolay alt edilebilecek rejimler olmadığı tezini bir kez daha ortaya koymuş oldu. Arap dünyası yüzyıllardan beri hep koloni olarak yaşamış ve rejimsel olarak dikta rejimi ile yönetilmiş ve halk bu şekil de yaşamını idame etmişlerdir. Ortaya konulan kanunlar despotist yasalarla kabul ettirilmiş ve bu şekilde itiraz mekanizmaları ortadan kaldırılmaya çalışmışlardır. Halk kendisinin yönetildiği sistemi sorgulama ihtiyacı duymamışlardır. Çünkü sürekli savaş hali olduğundan monarşi sistemlerin egoist kararlarına maruz kalarak o kararların benimsetilmesi ile birlik olduğunu düşünerek savaştığı kesimleri düşman olarak görerek kendi yaşadığı toprakları korumaya ve diğer toprakları kendi topraklarına katma isteği ile savaşmışlardır.

Arap dünyası tarihten beri demokrasiden çok monarşi, oligarşi ve totaliter sistemlerle yönetilmişlerdir. İslam dininin ortaya çıkması ile bölgesel olarak bu dinin etkisi altına giren Arap yarımadası önce peygamber olarak görevlendirilen Hz Muhammed’ in adaleti ön planda tutan bir dinin aslında despotist anlayışın kesinlikle kabul edilmediği hoşgörü ile her türlü faklılıkların yaşaması gerektiğini ve bu şekilde kendi dininin bir barış adalet ve hoşgörü dini olarak yayılmasını sağlayan bir rejim benimsemiş halkın ihtiyaçlarının bu ölçüde karşılamıştır. Bu şekilde halk inandıkları dinin temsilcisini rehber olarak kabul ederek savunduğu inancı yönetim şekli olarak ta benimsemiş oldular. Daha sonra sırasıyla halife olarak atanan temsilciler bu bölgeyi halifelik sistemi ile yönetmeye çalışmışlardır. İslamiyet’in hamileri hayatlarını kaybederek yönetimleri geride kalan sahabe ve halife çocuklarına bıraktılar. Daha sonra farklılıkların ortaya çıkması ile Emeviler ve Abbasiler tarafından yönetim kavgaları ve savaşları ortaya çıkmıştır. Halk artık parçalara bölünmüş kendilerinin dinin temsilcileri olduğunu deklare ederek birbirleri ile savaşmış bunun sonunda İslamiyet’te mezhepçilik tezleri ortaya çıkmıştır. Son halife Hz Ali taraftarları ŞİATÜL ALİ (ALİ NİN PARTİSİ) adı altında bir parti ve oluşum içine girdiler. Şia anlayışı da buradan gelmektedir. Müslümanlar bu anlamda bir ihtilaf içerisine girerek farklı kollara ayrılmışlardır. Yönetim şekilleri artık teolojik olarak değil oligarşi ve monarşi sistemlerin etkisi altına girmişlerdir.

Daha sonraki asırlarda bu bölgeler Osmanlı devleti himayesine girerek bir tür monarşi sistem olan padişahlık sistemine geçmiş ve bu şekilde idare edilmişlerdir. Osmanlı devletinin dağılması ile emperyalizmin ve kolonyalizmin etkisi ile batı Avrupa devletleri tarafından ele geçirilip tüm ekonomik kaynaklar karşısında bu ülkeleri idare etme politikasını uygulamışlardır. Bölge halkı kendi idaresini hep bu toprakların yabancısı olan batı ülkeler sağlamışlardır. Kendi idare sistemlerinin başkaları tarafından sağlandığı bu ülkeler hep ezilmiş ve adaletin olmadığı baskıcı otoriterlerin çıkarcı ülkelerin elinde olduğu bir yönetim şekli ile yönetilmiş olan bölge halkları böyle yönetilmek istenmemesine karşın hiç bir değişim sağlamamışlardır. Çünkü kendi devletlerinin tüm kritik bölgeleri ve kritik bakanlıkları yabancılar sağlıyordu. Böyle olması hasebi ile kendi yönetimlerinde bir türlü görev alamıyor ve ülkeler yabancıların vicdanına terk edilmiş durumda idi. Yabancıların artık yönetimleri halka bırakmak istemeleri ile halk bir nebze olsun kendilerinin ülkelerini idare edecek olmasını sevinçle karşılamışlardı. Oysaki yabancılar giderken kendi ideolojilerine ve çıkarlarını korumak için kendilerine yakın olan kişileri yönetime ataması bu heveslerinin aslında kursaklarında kaldıklarını tahmin edememişlerdi. Çünkü her gelen liderler totaliter sistemleri benimseyerek bu sistemi yönetim şekli olarak kabul ettirilmişlerdir. Halk yine de özgür değildi. Tüm kaynaklar küçük bir kesim tarafından sömürülüyor ve halka nazaran daha lüks bir hayat tarzını yaşamaya başlamışlardır.

20. Yüzyılda artık bu sistemleri yıkmak isteyen halk sokaklara dökülerek yönetim şeklini yıkmak istemişlerdi. Oysa bu o kadar kolay değildi. Yüzyıllardır süren bu yönetim anlayışları yıkmak bu kadar kolay değildi. Arap dünyası demokrasiyi getirmek istemesi ile kendi sonunu hazırlamış oldular.

Mısır ilk defa demokrasi ile yönetim şeklini belirlemişken militarizm yine iş başına geçti ve darbe ile yönetimi devraldı. Suriye diktatörlükle yönetilirken günde 5 kişi ölürken şimdi yüzlere hatta binlere çıkıyor ölümler. Irak Saddam dönemin de işkence görüyor ve gizli olarak yıl da yüzlerce kişi ölüyordu oysa şimdi gün de yüzlerce hatta binlere varan ölümler yaşanıyor. Irak ve Suriye deki siyasi boşluk başka terör örgütlerin ortaya çıkmasına beslenmesine ve daha büyük tehdit oluşturan bir siyasi istikrarsızlık ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Ortada bulunan bu tablo demokrasinin aslında taşınabilir ve hemen geçilebilir bir sistem olmadığını gösterir.

Bu da şunu gösteriyor ki her halkın taşıyabileceği bir yönetim şekli vardır. Başka bir yönetim anlayışını getirmeye çalışırsanız hem milyonlarca insanın ölmesine hem de siyasi istikrarsızlık ortaya çıkmasına sebep olacaktır. Bu sebeple halkın taşıyabileceği bir yönetim anlayışının benimsenmesi gerekir. Arap dünyasını toparlanması için öncelikle sükûnetin ve ateşkesin sağlanması daha sonra halkın en önemlisi kendi yönetim biçimini seçmesi gerekiyor. Daha sonra seçimler ve yönetilme esasları tartışmalıdır. Dünyanın barış ve kardeşlik içerisinde yaşadığı bir dünya dileğiyle..

ESENKALIN. . .

Yorum Yaz
Ad Soyad :
E-mail :
Yorum :

Son Eklenen Video

dusunhaber-m.halil.arik.konusma video
Facebook Twitter Rss

Güncel Haberler